Kısa Hikayeler

Kalamış’daki Ejderhalar

Yanlış anlaşılmasın, masallardaki dev ejderhalardan bahsetmiyorum. Kalamış’ın mavi sularında zarif kuğular misali dolaşan ve Türkçedeki karşılığı ejderha olan denizin güzelleri “dragon” sınıfı yelkenli yarış teknelerinden söz etmek istiyorum. 1929 yılında Danimarkalı Johann Anker tarafından planları çizilen bu sınıf, uzun yıllar dünya yelkenciliğinin gözdesi olmuş, kralların ve asillerin adıyla beraber anılmış, olimpiyat oyunlarında boy göstermiş, bugün bile hala çok özel bir sınıf insan tarafından kullanılan bu tekneler ülkemize ilk girişini 1955 yılında yaptı. Devletimizin imkanlarıyla Camialtı tezgahlarında inşa edilen bir miktar tekne Celal Bayar’ın da hazır bulunduğu bir törenle İstanbul’daki birkaç kulübe verildi. Daha sonraları gerek kulüpler de gerekse şahıslarca bir miktar dragon teknesi daha itinalı koşullarda inşa edildi, sayıları çoğaldı, yıllarca Türk yelken yarışçılığı tarihinin en çekişmeli ve zorlu yarışmaları bu sınıfta yapıldı. Bugün hayatta olan çok az sayıda yelken duayenlerimizin tamamı bu sınıfta yarışmış, yarışçılığın ilk hazzını bu teknelerde tatmışlardır. Dönemde yarışların neredeyse tamamı Kalamış koyunda yapılırdı. Tabii ki koy, sahiller doldurulmadan, Kalamış ve Fenerbahçe marinaları inşa edilmeden şimdiki halinin iki katı büyüklüğünde idi. Bir tarafta Mühürdardan hemen sonra Moda Deniz Kulübünün bulunduğu koy, devam ederek Mahmut Ata’nın önünden kurbağalı dereyi aşar, Rüştiye sokağından itibaren birbirinden güzel yalı evlerini geçerek, Kalamış Yelken Kulübüne, Kalamış vapur iskelesine, Sinyor Pari ve Perihan Altındağ Sözeri’nin villalarını geçince, Orhan’ın çay bahçesini, devamında , Çıngıllı’nın bağı ve Belvü Gazinosu, eski mendirek derken koyun diğer ucundaki İstanbul Yelken Kulübü, Oflunun dalyan kulübesi, yelken yarışları dolayısıyla Galatasaray’a tahsis edilen viran kulübenin olduğu burun ve hemen arkasında Osmanlıdan mirasımız dimdik ayakta Fenerbahçe Feneri Kalamış koyundaki nostaljik gezintimizi tamamlardı. Daha sonraki yıllarda ise Fenerbahçe Kulübü tesisleri, Oflunun kulübesinin olduğu alanda yer alacaktır.

Dragon teknelerinin büyük bölümü dönemde yegane korunaklı yer olan eski mendirek içinde demirli olup, bir kaçı ise Kalamış vapur iskelesinde bağlı kalırlar ancak sonbahar aylarında zamansız patlayan lodoslar bazen burada konuşlanan teknelere zarar verirdi.

Üçer kişilik ekipler halinde yarışılan dragon teknelerinde adeta sembol haline gelmiş isimler vardı, büyük bölümü bugün aramızda değildirler ancak çok az sayıda kalanlara uzun ve sağlıklı ömür dilerken bu kahramanlarımızı, tarihe not düşmek adına zikretmeden geçemeyeceğim.

En eski ve büyük yelken kulübü olan 1952 doğumlu İstanbul Yelken Kulübü bünyesinde: Taci Erce, İbrahim Horoz, Oktay Ereş, Taylan Sağnak, Cahit Nasman, Mazhar Pektaş, Engin Baydar, Kemal Yücel, Özcan Özyemişçi, Hakkı Akgün, Atilla Özeray, Ragıp Kotan; Fenerbahçeden: Zekai Tüker, Ergun Yıldıral; Marmara Yelken Kulübünden: Yalçın Berkkam, Erol Kapkın, Müfit Doğaner, Hulki Oruz, Tuluğ Edige; Galatasaraydan Münür Atakan, Kamuran Atakan, Niyazi Atakan ve Kadir Tunç; Kalamış Yelken Kulübünden Nur Okten ekipleriyle birlikte uzun yıllar koyda yelken basmış, kıyasıya yarışlar yapmışlardır. Türkiye’nin en eski geleneksel yarışı olan geleneksel Piri Reis yarışı bu koyda ve bu sınıfta hayat bulmuş, yıllar sonra dragon sınıfının mevcut tekneleriyle Bodrum’a göç etmesinden sonra da gelenekselliğini muhafaza etmiş, her yıl organizasyonu sürdürülmektedir.

Bin bir anı ve güzelliklerle bezenmiş dragon yarışlarının en önemli anılarını, Taci Erce ve İbrahim Horoz arasındaki kıyasıya çekişme teşkil ederdi. Yarışlarda birinci olmanın bir kıymeti harbiyesi olmazdı bu ekiplerde, önemli olan birbirini geçmekti. Bu amaçla kıyasıya çekişirler, zaman zaman kıymık çıkaracak şiddette çarpışırlar ancak öne geçme mücadelesi sürer giderdi. İşler öyle boyuta gelmişti ki, yarışı seyredemeyenler yarışın kazananını sormak yerine, hangisi önde geldi Taci mi, Horoz mu diye sorgularlardı.

Donanma Kupası yarışları kapsamında Gölcüğe gidişlerde ayrı bir macera idi, motorları olmayan dragonlar, çapari iğneleri gibi bir bahriye römorkörünün arkasına dizilirler böylece ertesi gün oradan yatlarla beraber start alıp Fenerbahçe’ye dümen tutmaya hazırlanırlardı. Daha ziyade gençlerde olmak üzere türlü muziplikler, şakalar, oyunlar birbirlerine yapılır ancak kimse kimseye kızmaz gülünür geçilirdi. Muzipliklerin en haini ve anılarda kalanı ise, bir aralar en hızlı olup rakiplerini geçen Mazhar Pektaş’ın dragonunun dümenin dibine bir küçük bir çilek sepeti bağlamak ve bu şekilde bana ne oldu süratim düştü deyip direğini söktürtmek ve tüm ayarlarını yeni baştan yaptırmak olmuştu.

Hafta sonlarında kaptanlarla yapılan yarışlar dışında, çoğu yaz tatilinde olan öğrenci genç ekiplerde tekneyi bakımlı tutmak adına izin alarak, hafta aralarında kız arkadaşlarıyla adalar gezmelerine çıkmaktaydılar.

Eski dragonların donanımları da şimdiki yeni jenerasyon dragonlardan çok farklıydı, bir defa tüm tekneler fiber olmayıp ahşap kaplamalı konstrüksiyon (*) yöntemiyle inşa edilmişlerdi, dolayısıyla bugünkü emsallerine göre ağırdılar. Teknenin baş tarafında tekneyi bağlamak üzere kocaman ahşap bir baba bulurdu. Balon yelkenler kullanılacağı zaman bir plastik kova veya torba içinde ön tarafa taşınırdı. Teknelerde pupa palangası (**) olmayıp, kolayına seyirlerde ekipten bir kişi bumbaya otururdu, bu nedenle bazı ani rota değiştirmelerinde bumbanın aktarması sonucunda ekip denize uçar, tekne döner denizden ekibini toplardı.

İşte böylece Kalamış’ın ejderhaları dragon sınıfı tekneler, anılarımızda ve sohbetlerimizde kaldı. Ne mutlu o dönemi yaşamış olanlardı.

(*) konstrüksiyon = imalat
(**) pupa palangası= ana yelkenin alt yakasının bağlı olduğu bumbayı aşağı bastırmak için makara ve halattan oluşan palanga donanımı.