Pavuryaların Gezintisi
Kalamış’ta gençlerin hoşça vakit geçirebilmek için yarattıkları eğlencelerin büyük bir kısmı denizle, suyla alakalı olurdu, herhalde sahil çocuğu olmanın özelliklerinden gelmekteydi bu.
Olay hafta sonunda bir cumartesi günü akşamında yaşandı, muhitin dört genci, bermutat Köhne’nin eskimiş, çarpılmış tahta sandalyelerinde otururlarken, geçen birisinden mevsimsel olarak pavuryaların* şu aralar pek bol olduğu haberini aldılar, tabii sonucunda, plan yapılmaya başlandı, işe önce bir kürekli sandal bulmaktan başlanmalıydı, ancak bu kolaydı, zira yelken kulübünün önünde mahalleliye ait yedi sekiz kürekli sandal her daim demirli veya bağlı olarak hazır bulunurdu, gerisi ilerideki dakikalarda gün batımını takiben gerekli bir el feneri ve kepçe idi, ha birde sanki çok pavurya yakalayacaklarmış gibi ağzı branda ile sepet idi, onları da yan yana duran sandallardan birinin içinde buldular. Ekip ve donanım tamamlanınca dört kafadar çala kürek avara** edip Belvü gazinosu önündeki kayalık ancak sığlık bölgeye yöneldiler. O yıllarda marina filan olmadığı gibi, Belvü gazinosunun önü ancak sandalla yaklaşılabilen bir bölgeydi, zira suyun derinliği yer yer iki karıştan fazla değildi.
Bizim kafadarlar, havanın da giderek loşlaşması ile beraber el feneri ile taş aralarını taramaya başladılar, tabii parlak ışık zavallı iri pavuryaları da bulundukları yerlerden harekete zorlayınca kepçe ile av başladı, hiç de farkında olamadıkları yaklaşık bir saatlik zaman sonrasında on beş-yirmi civarında iri pavuryayı toplamışlardı. Meret hayvan ne de lezzetli olurdu, hele o iri kolları kırıldığında içindeki etin tadına varılmazdı. Her ne kadar ekibin zaman zaman bazı gecelerde, sandalla biraz daha uzağa burundaki Öreke taşı*** civarına kadar kürek sallayarak, Fenerci Reisin attığı ıstakoz sepetlerini yoklamak gibi marifetleri de vardı. Eğer şanslı günlerinde iseler, seyrek de olsa küçük bir ıstakoz yakaladıklarında o akşamın ziyafeti de bir başka olurdu. Deniz dilinde “araklamak” derlerdi ve denizin malı herkese ait diyerek bu yaptıklarına da kılıf uydururlardı.
Kafadarlar bir yerde artık yeter, yarın başkalarına da kalsın diyerek avlarına son verdiler, sepetteki pavuryalar sayıldı, gözden geçti, küçük sayılabilecek iki tanesi denize iade edildi ve dönüş seferi başladı.
Kulüp önünde sandalı tekrar aynı alındığı hassasiyet ve itina ile yerine bağlamak elzemdi, aksi halde sahibi durumu fark eder ve yapanları da kolayca bulurdu.
Bu işlemler de tamamlandıktan sonra bizim ahbap çavuşlar elde içi kıpır kıpır pavurya dolu sepetle karaya çıktılar.
Bu arada yelken kulübünün denize bitişik küçük ve çok şirin ön bahçesinde de müzikli cumartesi gecesi hazırlıkları da neredeyse tamamlanmak üzereydi. Küçük ahşap masalar deniz mavisi keten örtülerle bezenmiş, mutfakta ise Hamdi ustanın geceye has mezeleri tezgahta masalara servis edilmeyi bekler hale gelmişti, kulübün bina duvarı ve iç lokale giriş kapısı yanında ise Asım müzik düzenini kurmuş, evinden taşıdığı plakçaları ve çok sayıda özel seçilmiş longplayleri ve yerinden kalkmayan kocaman ağır siyah hoparlörlerini yerleştirmiş, ufak ufak da müzik yayınına başlamıştı.
Kulübün yola cepheli giriş kapısından, gecenin meraklıları kollarında eşleri, sevgilileri ve arkadaşları olarak masalara yerleşmeye başlamışlardı. Kalamış’taki kulübün, koyun Fener tarafındaki, üye ve misafirlerinin ceketle katılmaya zorunlu olduğu ve her cumartesi gecesi “diner dansant” **** organize edilen eski yelken kulübünden en önemli farkı çok daha mütevazi oluşu idi. Buradaki basit organizasyonlar dahi katılımcılarını çok mutlu etmeye yetiyordu.
Bizim kafadarlar şöyle pek kimseye ilişmeden sepetleriyle beraber, Kulübün arka tarafındaki kayıkhane tarafına geçtiler ve o bölümde ailesiyle ikamet eden eski balıkçı reisinden, mevcut olduklarını bildikleri pompalı gaz ocağını ve büyük tencereyi istediler. Bahçede ocak yakıldı büyük tencere içine su doldurularak ısıtılmaya başlandı, tabiki lezzetleri ağızları şimdiden sulandırılan pavuryalar da canlı canlı tencereye dolduruldu.
Olaydaki dört kahramanımız, akşamın renkli atmosferi, hoş müzik, dans eden çiftler ortamı içinde pavuryaları tamamen unutmuşlardı.
Tamda Nat King Cole’un ılık sesi, denizin sahilde yarattığı şırıltıya karışmış, birbirine sıkıca sarılmış çiftler arasından keskin bir kadın çığlığı geceyi çınlattı, darken dans pisti, masalar hepsi birbirine karıştı, Yemek, meze şişeler darken her şey yerlere saçıldı, bazıları çığlık çığlığa masalara ve sandalyelere tırmandı.
Çok geçmeden manzara ortaya çıktı, tenceredeki pavuryalar canlarını kurtarmak için gazocağı üzerindeki tencereyi devirmişler ve yere düşünce de her zamanki refleksleri ile denize doğru koşar adım ilerlemişlerdi. Ne var ki misafirlerin bulunduğu ön bahçede yolları üzerindeydi.
Pavuryaların hücumu sahilde son buldu, ancak nezih gecenin içine okuyan dört kafadarda çabuk bulundu, kulüp yönetimi tarafından bir hafta kulüpten uzaklaştırma cezası almışlardı.
(*) pavurya= iri yengeç
(**) avara etmek= halatları çözüp denize açılmak.
(***) Öreke taşı= Fenerbahçe feneri önündeki kayalıklar.
(****) diner dansant= danslı akşam yemeği.
